Bosna’da Osmanlı mirası canlanıyor

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA), Bosna-Hersek’te bu yıl içerisinde eğitime ve kültürel mirasın ayağa kaldırılmasına yönelik önemli projeleri hayata geçirecek. Kültürel mirasın içinde ünlü romancı İvo Andriç’in meşhur Drina Köprüsü romanın geçtiği köprü de var.

Bosna'da Osmanlı mirası canlanıyor -

TİKA Bosna-Hersek Koordinatörü Dr. Zülküf Oruç, yaptığı açıklamada, 1995 yılı Kasım ayından itibaren TİKA’nın Bosna-Hersek’te faaliyet gösterdiğini ve birçok önemli projeye imza attığını söyledi. TİKA’nın Bosna-Hersek’teki faaliyetlerinin bir anlamda genç Bosna-Hersek devletinin tarihiyle eş değer olduğunu, ülkedeki yeniden yapılanma sürecine TİKA’nın önemli katkı sağladığını belirten Oruç, hayatın bütün alanlarında üretilen projeleri hayata geçirdiklerini kaydetti.

Dr. Zülküf Oruç, bu yıl TİKA olarak Bosna-Hersek’te eğitime yönelik projelere daha da ağırlık verdiklerini belirterek; “2010 yılı içerisinde başlayan bir trend var ve şu zamana kadar da devam ediyor. 2010 yılında bir meslek lisesi, 6 tane köy okulunun tadilatı ve bir kreş inşası projesi ile TİKA’nın eğitime yönelik faaliyetleri ivme kazandı” dedi. Bu süreci 2011 yılında da devam ettirdiklerini vurgulayan Oruç, bu kapsamda Kiselyak, Yablanitsa ve Sanski Most kentleri ile Saraybosna’nın Vogoşça semtinde okul tadilatları yaptıklarını vurguladı. Oruç, Mostar kentindeki Cemal Biyediç Üniversitesi’nde ise Bilim ve Teknoloji Merkezi kurma projesini hayata geçirdiklerini, üniversite için çok önemli olan bu merkezin açılışını kısa sürede yapacaklarını ifade ederek; “Yakın zamanda yine Gorajde kentinde 130 öğrencinin kaldığı bir öğrenci yurduna kapsamlı bir donanım desteği verdik” dedi.

Oruç, Saraybosna Kanton Müftülüğü ile de 100 Mektep Projesi’ni hayata geçirdiklerini vurguladı. Osmanlı’dan günümüze devam eden kentteki 100 mektebin sınıflarının tam teşekküllü donanımını TİKA’nın üstlendiğini ifade eden Oruç, bu kapsamda mekteplerin ve buralarda eğitim veren “muallimlerin” araç gereç ihtiyaçlarının giderileceğini kaydetti. Oruç, 100 Mektep Projesi’yle ilgili 11 Mart’ta Türkiye’den gelecek misafirlerin katılımıyla açılış yapacaklarını belirtti. Bosna-Hersek’in Tuzla kentindeki üniversiteye ait merkezi kütüphanenin ve öğrenci işleri binasının tadilatı projesini de 2012 yılında hayata geçireceklerini anlatan Oruç, ayrıca Kakany kentindeki Reşat Kadiç İlköğretim Okulu tamiratı ile Travnik kentindeki Elçi İbrahimpaşa Medresesi’nin kızlar binasına ait yarım kalmış inşaatı kendilerinin tamamlayacağını söyledi. Dr. Zülküf Oruç, TİKA olarak aslında en dezavantajlı toplum kesimlerine ulaşmaya çalıştıklarına işaret ederek; “En ulaşılmayan, en ücra kalmış köylere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu anlamda merkezden çok çevreyle ilgili projeler gerçekleştirmeye çalışıyoruz” diye konuştu.

Dr. Zülküf Oruç, TİKA’nın Bosna-Hersek’te, genel olarak ise Balkanlar’da, Osmanlı tarihi mirasını güncelleyen, bunu ekonomik ve turistik bir değere kavuşturan projelerle tanındığına işaret ederek, şunları kaydetti: “Bosna-Hersek’te tarihi Konyits köprüsünü restorasyon projemiz bizim en çok kamuoyu gündemine gelmemize sebep oldu. Ancak biz sadece geçmişi değil, geleneği değil, aynı zamanda geleceği de, Bosna-Hersek’in ortak geleceğini de imar ediyoruz. Eğitime yapılan yatırımlar, bir anlamda Bosna-Hersek’in geleceğine, yeni nesillerine yönelik yatırım olmuş oluyor. Eğitim projelerimizle, ülkenin geleceği olan nesillerin çağdaş bir eğitim imkânına kavuşmasını arzu ediyoruz” dedi.

Oruç, TİKA olarak bu yıl tarihi ve kültürel mirasa yönelik de önemli projeleri hayata geçireceklerini belirterek, Maglay kentindeki tarihi Kurşumliya Camisi’nin restorasyonunun bu yıl başlayacağını kaydetti. Balkanlar’daki Osmanlı tarihine ait en önemli eser olarak kabul edilen Vişegrad kentindeki Drina olarak da bilinen Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’nün restorasyonuna da bu yıl başlamayı planladıklarını ifade eden Dr. Zülküf Oruç, şöyle konuştu: “Sokullu Mehmet Paşa’nın doğum yeri olan Vişegrad’a yaptırdığı tarihte ve edebiyatta önemli bir köprü, İvo Andriç’in romanıyla da uluslararası bir şöhrete sahip. Bu köprünün restorasyonunun projesinin ihalesi önümüzdeki zaman diliminde gerçekleştirilecek. Umarım bu projeyi de başarıyla hayata geçiririz” şeklinde konuştu.

Kültürel anlamda yaptıkları bir başka projenin ise 20. asrın gördüğü en vahşi katliamlardan biri olan Srebrenitsa ile ilgili bir müze olduğunu dile getiren Oruç, şu bilgileri verdi: “Srebrenitsa katliamını insanların zihin dünyasına taşımak üzere Srebrenitsa’nın dışında Bosna-Hersek’te örneğin Saraybosna merkezinde bir faaliyet olmadığını fark ettik. Bu anlamda bir Srebrenitsa Anma Galerisi projesini hayata geçireceğiz. Sanatın o incelikli estetik diliyle bir daha Srebrenitsaların yaşanmaması için üretilen bir proje olacak. Tarık Samara isimli, uluslararası üne sahip bir fotoğraf sanatçısının eserlerinin sergileneceği, Srebrenitsa ile ilgili bilgi, belge ve dokümanların olacağı bir merkez olacak” dedi.

İsmail Dede Efendi vefat yıldönümünde anılacak

Ünlü bestekâr İsmail Dede Efendi’nin dini ve din dışı olmak üzere birçok ilahi, durak, beste, ağır semai, yürük semai ve şarkıları vardır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü tarafından hazırlanan anma programında İsmail Dede Efendi’nin dini ve din dışı olmak üzere bestelediği birçok ilahi, durak, beste, ağır semai, yürük semai tarzında şarkıları seslendirilecek. İsmail Dede Efendi’yi özellikle yeni yetişen sanatçılara, sanat sevdalılarına tanıtmak, onun eserlerine ve sanatına sahip çıkarak büyük üstadların hiçbir zaman unutulmayacağını anlatmak amacıyla hazırlanan program 25 Şubat Cumartesi saat 14.00′da kokteylle başlayacak. 14.30′da başlayacak panele Prof. Dr. Sadettin Ökten, Prof. Dr. Cengiz Eruzun, Dr. Emin Işık ve Mehmet Güntekin konuşmacı olarak katılacak. Konuşmaların ardından Veysel Dalsaldı ve Kemal Karaöz, İsmail Dede Efendi Besteleri adlı bir konser verecekler.

350 yıllık hat levhaları yeniden hayat buldu

“Anadolu’nun hafızası” konumundaki Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesindeki Hacı Bektaş Veli Müzesi’nden getirilen ve 300-350 yıl önceki meşhur hattatlar tarafından yazılan 68 adet hat levhasının bakım ve tamiri, 8 ay süren titiz bir çalışmayla tamamlandı.

“Kütüphanemize intikal eden hat levhalarla ilgili ilk önce raporumuzu hazırladık. Eserlerin çoğunluğunun nemden dolayı çok fazla yıprandığı, bir kısmının hastalıklı, bir kısmının da hasarlı olduğu komisyon tarafından tespit edildi. Hat levhaları arasında zamanın çok meşhur hattatlarının sanat eserleri, tezhibi, süslemeleri çok nadide olan eserleri var. Özellikle bunların bir kısmında iklimlendirme nedeniyle yılların verdiği hasarlar mevcuttu. Bunlar tamamen tedavi edildi, bakım ve tamiri yapıldı” dedi. Eserler arasında tezhip sanatının çok seçkin örneklerinin bulunduğuna dikkati çeken Şahin, şunları söyledi: “Hacı Bektaş Veli Müzesi’nden gelen eserler, oldukça ince ve zaman harcanan eserler. Gelen eserler arasında altınla yazılmış olan hat yazıları vardı. Bunlar mantarlı bir halde, altınları tamamen dökülmüş vaziyetteydi. Arkadaşlarımız, en uzun bu hat levhalarıyla uğraştılar. Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden müzehhip öğretim üyelerinden, hattatlardan oluşan 4 kişilik ekip, gece gündüz süren çalışma sonunda 1 ayda tamamladı. Hakiki altınla yazılmış eserin bakım ve tamiri de hakiki altınla yapıldı. Hastalığı, hasarı tamamen giderildi, eski haline kavuşturuldu” diye konuştu. Şahin, titiz bir çalışma neticesinde bakım ve tamiri tamamlanan maddi ve manevi olarak paha biçilemez 68 adet hat levhanın Hacı Bektaş Veli Müze Müdürlüğü yetkililerine teslim edildiğini sözlerine ekledi.

Çarşamba Sohbeti’nde Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

Türk Edebiyatı Vakfı’nın bu haftaki Çarşamba Sohbeti’nde, sosyolog yazar Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Sözüm Söz başlığı altında önemli bir konuşma yapacak.

Bugüne kadar Acı Deniz, Ahir Zaman Gülüşleri, Cumhuriyet’in Dindar Kadınları, Gün Akşamsızdır, Hiçbiryer, İmaj ve Takva, Şov ve Mahrem ve  Moda ve Zihniyet gibi büyük ilgi gören birçok esere imza atmış değerli edebiyatçı ve sosyolog yazar Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, sadece eser vermekle kalmıyor bir yandan da Yeni Şafak’taki köşesinde gündelik değerlendirmeler yapıyor. Bugün saat 17.00′da Türk Edebiyatı Vakfı’nda başlayacak sohbete giriş serbest.

Sinemaya Fetih gelirse

Ne zaman sinema üzerine bir sohbete başlasak, ortak noktada buluştuğum tek konu tarihimizin sinemada anlatılmıyor oluşuydu. Tarihimizin sinemada anlatılmıyor oluşu fikrimi, Fetih 1453 çürüttü. Fetih 1453 filminin açılışı, Hz. Muhammed’in “Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır! Onun askeri ne güzel askerdir!” hadisiyle başlıyor.

Sinemaya Fetih gelirse -

Seyid Çolak

Ne zaman sinema üzerine bir sohbete başlasak, ortak noktada buluştuğum tek konu tarihimizin sinemada anlatılmıyor oluşuydu. Dillendirilen bu konu aslında dünya sinemasına baktığımızda gerçekten fazlasıyla göze batıyordu. Hollywood bu anlamda almış başını gitmiş ve artık kendisinin olmayan tarihi konulara salça olmaya başlamıştı. Elinde imkân olmasına rağmen tarihi ve hikâyesi kalmayan bir sinema sektörü daha ne kadar döner bilmiyorum. Yalnız bugüne kadar yaptıklarının hakkını vermek lazım. Hem kaliteli hem de seyirciyi doyurucu nitelikteydi. Diğer ülke sinemaları bir Hollywood kalitesinde film yapamadıysa da imkânsızlıklarla da olsa tarihlerini anlatmaya çalıştılar. Buna en güzel örnek ise Uzakdoğu sineması deyince ilk akla gelen isim Akira Kurosawa gerçeğidir. Kurosawa kendi çektiği dişe dokunur filmlerle hem tarihini anlattı hem de dünyada tanınan bir yönetmen olup filmlerini ülkesinin tarihiyle birlikte diğer ülkelere pazarlamayı başardı. Bu filmlerdeki ilginç ayrıntıları görmeseydik binlerce yıldır dünyaya kapalı bir toplum olarak yaşayan Japonların tarihine dair ayrıntıları nereden bilebilirdik ki. Bir Ran, Yedi Samuray, Yojimbo ve Kagemuşa gibi filmler olmasa Japonları belki de sadece çekik gözlü insanlar ve arada sırada savaşlara katılan halk olarak anımsayabilecektik. Söylemlerim belki uç bir örnek olabilir ama tarihi olayların etkileyici bir tonda seyirciye aktarılmasını şimdi daha iyi anlayabiliriz. Çünkü Fetih 1453 gösterime girdi gireli her yerde İstanbul’un fethi ve fethin en küçük ayrıntıları konuşulur oldu. Bu bile başlı başına yeterlidir ve sinemadaki propaganda gücünü gösterir. Onlarca sene aynı kalıp tarih dersleri gören bir öğrenci emin olabiliriz ki senelerce dinleyip de anlayamadığı konuları 2 saatlik filmde kavrayabilir. Sinema hem albenisi olduğundan hem de görsellik açısından bu anlamda daha kalıcı olabiliyor. Yaymak istediğiniz fikirleri, filmler vasıtasıyla toplumlara çok rahat aşılayabilirsiniz. Biz her ne kadar sinemayı küçümsesek de artık ülkeler hem meydanlarda hem de sinemada gövde gösterisi yapabiliyor. Tekrar tekrar anlatmaya gerek yok ama bakın Hollywood filmlerindeki genel söyleme; sürekli ABD’nin hem teknolojik hem de maddi anlamda mükemmel güç ve yenilmez bir ülke olduğu tekrar tekrar vurgulanmakta.

Konu dallanıp budaklanıyor toparlamak adına Fetih 1453 filmine dönelim. Film büyük bir gürültüyle gösterime girdi ve rekor bir açılış yaptı. Fazlasıyla hak ettiğini düşünüyor ve daha başarılı olacağını umuyorum. Filmin yapım sürecini birçoğumuz biliyoruz. Daha önce lay-lay-lom filmlere imza atan Faruk Aksoy bu sefer ciddi bir projeye girişti. Bunu yaparken de bu lay-lay-lom filmlerden kazandığı tüm geliri ve fazlasını bu filme aktardı. Bu büyük bir risktir. Ama bu riski göze aldı. Film, 3 sene gibi meşakkatli bir yolculuğun ürünü. Savaş sahnelerinin oluşumu, özel ve görsel efektler, oyuncuların çalıştırılması, mekân araştırması, kostüm tasarımı ve daha birçok neden filmin uzun soluklu bir süreçten geçmesine neden oldu.

Filmin açılışı, Hz. Muhammed’in “Konstantiniyye elbet bir gün feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır! Onun askeri ne güzel askerdir!” hadisiyle başlıyor. O dönemin Medine’si başarıyla görüntüye gelse de oyunculardaki aksaklık göze çarpıyor. Böyle sürmemesini umarak filme devam ediyoruz. Medine’den Edirne’ye gidiyoruz ve Fatih’in henüz sultan olmadan önce sürekli kılıç çalışması yaptığı Ulubatlı Hasan’la olan kısa süreli de olsa etkileyici düellosunu seyrediyoruz. Bu gerçekçilik filmin başındaki olumsuzlukları bertaraf ediyor ve öyle akıp gitmeye başlıyor. II. Murat’ın vefat haberi geliyor ve daha sonra Fatih Sultan Mehmet tahta geçiyor. Kendinden önceki sultanlar gibi o da İstanbul’u feth etmek için yanıp tutuşuyor. Bunun için de hazırlıklarına başlıyor. Ama fethe dair birçok ayrıntıyı en yakınındaki kişilerden bile gizlemeyi başarıyor.  Film fethin gerçekleşene dek yapılan hazırlıklar ve bu uğurda yaşanan fedakârlıklarla devam ederken, Ulubatlı Hasan’ın yaşamı filmde epey yer kaplıyor. Aksoy, tek adam üzerinde durmak yerine, filme diğer unsurları da katmak adına Ulubatlı Hasan’ı ön plana çıkarmış. Filmi baştan sona anlatmanın bir anlamı olmadığını düşünüyor çok fazla ayrıntıya girmiyorum. Filmde öne çıkan bazı konulara değineceğim.

Filme emek verildiği kadar oyuncular için de ter dökülmüş. Çünkü Türkiye’de bu kadar haşmetli ve kabiliyetli oyuncu bulmak biraz güç. Ama özellikle filmin başrol oyuncusu, Fatih Sultan Mehmet’i canlandıran, Devrim Evin başarılı bir iş çıkarmış. Rolün bilincinde hareket ediyor. Ulubatlı Hasan rolünde seyrettiğimiz İbrahim Çelikkol ise kimi yerde oyunculuk anlamında sendelese de ilk büyük deneyiminde yıkılmıyor ve ayakta durmayı başarabiliyor. Şovalye Guistiniani de Cengiz Coşkun da Çelikkol’a benzer bir grafik çiziyor. Özellikle, ikisinin final sahnesinde yaptığı kılıçlı çarpışma oldukça başarılıydı. Türk sinema tarihine geçebilecek figürlerle bezenmiş bu düello fazlasıyla gerçekçiydi. Filmin oyunculuk anlamında ön plana çıkan karakterlerinde inişli çıkışlı bir grafik görüyoruz.  Özellikle de Grandük Notaras rolünde seyrettiğimiz Naci Adıgüzel kimi sahnelerde fazlasıyla amatör dururken, kimi yerde de filme fazlasıyla adapte olmuş oyuncu izlenimi veriyor. Fetih 1453 filminde ön plana çıkan diğer oyuncular ise Recep Aktuğu, Dilek Serbest, Sedat Mert, Ali Rıza Soydan ve Erdoğan Aydemir.

Filmde görsel ve özel efektler kimi yerde sırıtsa da başarıyla kotarılmış. Özellikle de savaş sahneleri, gemilerin karadan yürütülmesi, Şahi topunun dökümü sırasında yaşanan hengame ve çalışmalar oturaklı duruyor. GreenBox uygulamasıyla oluşturulan yapılar ve atmosfer, biraz sıkıntılı dursa da hayal kırıklığı oluşturacak düzeyde değildi. Bunun da zamanla üstesinden gelineceğini düşünüyorum. Filmin hemen başında görünen kartal ise düşünce olarak güzel olsa da görüntüde fazlasıyla yapay duruyordu. Filmde olmasa da olurdu dediğimiz sahnelerden biriydi. Şehir oluşumları ve kalabalık ortamlar görüntü bakımından başarılı, ses anlamında ise sorunluydu. Senkron sorunu fazlasıyla hissediliyordu.

Filmde en çok beğendiğim unsurlar ise doğal mekânlarda çekilen görüntülerin kalitesi ve müzik. Bu iki unsur filmin kalitesini fazlasıyla artırıyor. Planlar ve planların sahnelere dökümü hem uyumlu hem de sürükleyiciliği artırıcı nitelikteydi. Müzikler de aynı şekilde, filmin temposuna çok iyi ayak uyduruyor ve filmden kopmamızı engelliyordu. Özellikle de savaş sahnelerindeki ve Şahi topunun yapım aşamasındaki tempo artırıcı müzikler fazlasıyla başarılıydı. Filmin sonunda jenerikte aradığım bu iki isim oldu. Görüntü yönetmenliği Mirsat Heroviç, müzikler ise Benjamin Wallfisch’e aitti.

Filmin olumsuz anlamda etkileyen faktörler ise diyaloglardaki sıkıntıydı. Özellikle de atlı arabada ilerlerken sahne açılışında çocuğun annesine durduk yerde söylediği “babamı çok özledim anne” repliği fazlasıyla yavan ve amatörceydi. Buna benzer sıkıntılara bir kaç kere daha rastladık. Diyaloglara ve senaryonun akışına biraz daha dikkat edilebilirdi. Lakin bütünlük anlamında rahatsız edici değildi. Filmde yaş sınırı 7 olarak görünüyor bu da savaş sahnelerinin varlığı ve türünün gereği olarak fazlasıyla gürültülü olmasından kaynaklanıyor. Zaman zaman abartılı olmayan çıplaklık söz konusu. Özellikle de Bizanslıların göründüğü karelerde bu durum göze çarpabiliyor. Şöyle düşünüyorum; Faruk Aksoy, fetih filmi çektiğinin bilincinde olmasaydı, gerçeklik katacağım düşüncesiyle Bizanslıları anadan üryan soyabilirdi de (havuz sahnesinden bahsediyorum) ki bunu yapsaydı birileri tarafından daha fazla alkışlanabilirdi. (Abartılı olmayan çıplaklığı bu anlamda kullandım.) Filmde cinsellik ve rahatsız edici içerik, hemen hemen her gün ayıla bayıla seyredilen iğrenç (kalite anlamında) dizilerdekini geçmeyecek düzeydeydi. Yalnız, Ulubatlı Hasan ile Era arasındaki yakınlaşmada biraz daha hassas davranılabilinirdi.

İyisiyle-kötüsüyle üst düzey bir yerli savaş filmi seyrettik. Başlı başına bu cümle bile aslında bu filmi bir kere seyretmeyi hak ediyor diye düşünüyorum. Bir yönetmen çıktı ve yıllardır özlemini çektiğimiz tarihi bir olayı beyaz perdeye aktardı. Bunu yaparken de fazlasıyla riske girdi. İlk defa eli ayağı düzgün bir yerli yapım savaş filmimizi seyrettik ve “aslında isteyince yapılabiliyormuş” diye de mırıldanabildik. Daha da önemlisi seyircinin de aslında böyle bir beklentinin içerisinde olduğunu gördük. Darısı yeni çekilecek tarihi filmlerimize diyor ve gişesinin bol olması temennisinde bulunuyorum. Biraz önce haber aldım. Yönetmen Serdar Akar da dev bütçeyle Çanakkale Savaşı’nın filmini çekecekmiş. Gördünüz mü? Sinemaya Fetih ve Fatih geldi bereketi de geldi.

Ve sahnede Men with a Plan

Ve sahnede Men with a Plan

Rocktronica ve minimal tekno ögelerini müziğine yansıtan Men with a Plan, ikinci klipleri “Singles & Remixes”ın lansman konseri için 14 Mart’ta saat 21:30′da Ghetto’da. İstanbul müzik sahnesinin bağımsız plak şirketlerinden Remoov Records gecesine dönüşecek bu lansmanda “Men With a Plan”e Astronot ve goodgame eşlik edecek.

Men With A Plan
2006 yılında Men with a Plan’i kuran İlker Çiftçi ve Can Çakmakçı günümüze kadar etkilendikleri ve beslendikleri unsurları müziklerine taşıdı ve 2010 yılında da ilk albümlerinin çalışmalarına başladı. 

Grup Ocak 2011 tarihinde, Alman-Kanada teknosuna karşı bağlılıklarını ve melodramatik imgelerle dolu synth-rock kimliklerini ortaya koydukları “Batteries Not Included” albümünü Remoov etiketiyle çıkardı. Çok kısa sürede büyük bir kitlenin ilgisini çeken ikili, Cumhuriyet, Hürriyet, Sound Magazine gibi yazılı mecralarda yer almalarının yanı sıra, Beatport sitesinde “top-seller” ünvanını elde etti.

Men With A Plan, önceki albümlerindeki şarkılara yerli ve yabancı müzisyenler tarafından yapılan remix’lerle yeni parçalarını topladıkları “Singles & Remixes” lp’sinin lansmanıyla 14 Mart gecesi Ghetto sahnesinde.

Astronot (live)
Yolları, 2006’da düzenlenen Miller Music Factory yarışmasında kesişen Murat Karhan ve Timuray Ünlü “Astronot” adı altında müzikal çalışmalarına 2010 yılında başladı. Kısa süre önce Remoov ailesine katılan grubun çalışmaları son sürat devam ediyor.

goodgame (live)
goodgame, 2000′lerin başından beri müzik yapan Gönenç Giray’ın projelerinden biri. 90′lı yılların rock ve trip-hop ilhamını sinematik akorlar ve keskin ritmlerle birleştiren goodgame Ghetto’da kendi şarkılarından oluşan bir performans sergileyecek. Miller Music Factory’den iki ödül alan goodgame aynı zamanda bir çok elektronik müzisyenin canlı performans teknoloji danışmanı.

Devlet müzeleri eser satabilecek

ANKARA – Artık müzeler tarihi eser satabilecek. Korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları hakkındaki yönetmelik, satışa imkan sağlayacak şekilde değişti.

Buna göre, eser satışı için bir değerlendirme komisyonu kurulacak. Komisyon tarafından, etütlük eser olarak tasnif edilen ve müzeye alınmasına gerek görülmeyen taşınır varlıklar tespit edilecek.

Müzeye alınmasına gerek duyulmayan eserler, envanteri çıkarılarak emanette alıkonulacak. Ardından, Kültür Bakanlığı’nın denetiminde özel müze veya koleksiyoncuların envanterlerine kaydedilmek üzere satışına izin verilecek.

Bir yıl içerisinde özel müzelere veya koleksiyonculara devri gerçekleşmeyen eserler, durumlarına uygun olarak müzelerde kayıt altına alınacak.

Arkeologlar yönetmeliğin değişmesine tepki gösteriyor. Arkeologlar, müzelerin kültür varlıklarını satarak para kazanan kurumlara dönüştürülmemesi gerektiğine vurgu yapıyor.

Kültür Bakanlığı ise devlet müzesine alınmasına gerek duyulmayan özel koleksiyon eserleri ile etütlük nitelikli eserlerin denetimi yapıldıktan sonra koleksiyoncu ya da özel müzelere satılmasından yana.

Yusuf Kurçenli hayatını kaybetti

İSTANBUL – Ünlü yönetmen Yusuf Kurçenli 65 yaşında hayatını kaybetti.

İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okuyan Kurçenli, 1973 ile 1980 yılları arasında TRT’de yapımcı ve yönemen olarak çalıştı. İlk filmi “Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe”yi 1983 yılında çekti. Daha sonraki yıllarda çektiği bir çok film, değişik festivallerde ödüller kazandı. “Baba Evi” ve “Kurşun Kalem” gibi TV dizilerini yönetti.

Birçok filme imza atan Kurçenli son olarak 2010 yılında ‘Yüreğini Sor’u çekmişti.

‘Başkomser Nevzat’ çizgi romanla yeniden

İSTANBUL – Polisiye edebiyatın Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden Ahmet Ümit’in en ünlü kahramanlarından Başkomser Nevzat’ın “Davulcu Davut’u Kim Öldürdü?” macerası da çizgi roman olarak yayımlandı.

Ümit’in “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir”, “Agatha’nın Anahtarı”, “Kavim ve İstanbul Hatırası” adlı romanlarının başkahramanı Başkomser Nevzat’ın maceraları çizgi roman olarak yayımlandı.

İsmail Gülgeç’in çizdiği “Çiçekçi’nin Ölümü” ve “Tapınak Fahişeleri” yeniden basılırken, Aptülkadir Elçioğlu’nun çizdiği “Davulcu Davut’u Kim Öldürdü?” macerası ise ilk kez yayımlandı.

Başkomser Nevzat’ı konu alan öyküler daha önce dizi filmlerde de karşımıza çıkmıştı. Karanlıkta Koşanlar’da Başkomser Nevzat’ı Uğur Yücel; Şeytan Ayrıntıda Gizlidir’de Çetin Tekindor, ‘Kanun Namına’da ise Altan Erkekli canlandırmıştı.

“Çığlık” satışa çıkıyor

"Çığlık" satışa çıkıyor

Ünlü ressam’ın 1895′te yaptığı, kan kırmızı bir gök altında başını tutarak çığlık atan bir adamı tasvir eden tablosu, babası Munch’un babasının arkadaşı ve patronu olan Norveçli işadamı Petter Olsen tarafından satılıyor.
Tablo, “Çığlık”ın özel koleksiyonda bulunan tek versiyonu.

Tüm hayatı boyuncu tablo ile birlikte yaşadığını ifade eden Olsen, gücü ve enerjisinin zaman içinde arttığını hissettiği tabloyu artık satmak istediğini belirtti.

Olsen, 2 Mayıs’ta yapılacak açık artırmadan elde edilecek gelirle Norveç’in Hvitsten kentinde yeni bir müze, sanat merkezi ve otel kuracağını söyledi. 80 milyon dolar, şimdiye kadar bir sanat eserine biçilen en yüksek fiyatlardan biri.

2010 yılında New York’taki Christie’s müzayede evi tarafından 106,5 milyon dolara satılan Picasso’nun “Nude, Green Leaves and bust” adlı tablosu,dünyanın en pahalı sanat eseri rekorunun da sahibi.
Oslo’daki Ulusal Müze, “Çığlık”ın satışına birkaç ay önce onay vermiş.

Dört “Çığlık” tablosundan biri, Ulusal Müzede, diğer ikisi ise yine Oslo’da yer alan Munch Müzesi’nde bulunuyor.
Sotheby’s, açık artırmada satılacak “Çığlık” tablosunun, dört tablo arasında en renkli ve en canlı olanı olduğunu kaydetti. Tablo aynı zamanda “Çığlık”ın çerçevesi Munch tarafından boyanan ve eseri betimleyen bir şiirin yazılı olduğu tek versiyonu.

Munch, şiirde “büyük bir endişe ile tir tir titrediğini” ve “doğadaki büyük çığlığı içinde hissettiğini” anlatıyor. Tablo, Sotheby’s müzayede evinin Londra’daki merkezinde 13 Nisan’da, New York’taki merkezinde ise 27 Nisan’da sergilenecek.